İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Faruk Duman – Zeytin Taneleri Birbirine Çarpıyor

Bazen öyle meselelere dalıyoruz ki, sonunda hiç değmediğini fark ediyoruz. Kaybolan zaman kendini nasıl da unutturuyor. Faruk Duman, “İnsan kendi zamanını elinden bir kere kaçırmaya görsün, o kayıp zamanın izinde yaşamının hiç bitmeyecekmiş gibi gözünün önünden akıp gittiğini duyumsar.” der. Zamanı kaçırmamalı sevgili okur. Var olun.


Faruk Duman – Zeytin Taneleri Birbirine Çarpıyor

Hep Kitap, s.165-166


Seninle birlikte yürüyen acı, sana eşlik eden, senin yüzünden belirip çoğalan acı, başkalarına da nasıl sezdiriyor kendini. Sarf edilen bir söz, yıllar sonra da olsa, nasıl oturuyor yerine. Kurumla. Yanılıyor muyum, hayal mi görüyorum yoksa? Şeyleri anlamlandırabilmek için, oynuyor muyum kendimle? Sarf edilmiş sözler mi düşlüyorum? Boşlukta dalgalanan, bir türlü cisimleşemeyen sözler, öyle mi? Belki sözcükler oluşacak zamanla, harfler (ki harfler nedir ki başka) iz iz yansıyacak, sonra sözcükler, cümleler. Sonra bu cümlelerle anlamlanacak şeyler. Hatta, falanca zaman söylemişti bunu o, hatırlıyorum, böyleydi. Denecek. Yine de, hayat nedir ki başka. Sözlerin sarf edilmesinden, durup dururken. Sonra bu sözlerin anlamlandırmaya çalışmasından. Ama acıda, insanın insafıyla örülü bir şeyler var. Gölgede, belirsiz, ta eskilerden hız almış, her insanın yüzünde. Elbette, zalimde korku egemendir daha çok. Gösteriş alçaklığın göstergesidir, böyle bu. Da, onu gördüğümde işte, anlayamamıştım bunu ben. Zalim değildi kuşkusuz, zalim olmak için -bunu sonra anlatacağım ama. Zalim değildi, görür görmez anlamıştım bunu. Gösterişli de değildi. Kendi kapısının önünü süpürüyordu, böyleydi, hayranlarının bakışları altında. Atını göremiyordum, rüzgârdı o, akağan. Atını, kendiydi süsleyen. Belki kendi teniydi biraz, atının renginde. Yele, bu yüzden yitmişti. Onun esmer parmakları da. Gösteriş, ne yapsındı, kendiliğinden vardı onda. Renk, bir gösterişti. Renklerin uyumu, uyumsuzluğu, parmakların kıvır kıvır uzayıp gitmişliği, ne yapabilirdi. Hiç. Görkemliydi daha çok. Belki bu ona en yakışanı, da o görkemi de yine yanında yürüyen o talihliye borçluydu biraz, onun bakışlarına. Yaveriydi galiba. Bir adım arkasından yürüyordu. Hırkaları kirlenmişti, ikisinin de. Sakalları uzamıştı. Yurtsuzlardı herhalde. İki gezgin. Tüccar olmadıkları ortadaydı, hallerinden anlaşılıyordu, dervişlikte de ipleri yoktu.
Dadıma bakmıştım, tuhaf, o da anlamıştı hemeni gülümsemişti.
Nasıl tanıyordu beni, korkuyordum ondan. O da ipek çarşaflarla serili yataklarının üzerinde, mutlulukla, keyifle izleyip durmuştu beni. İran halılarının bağrında, sere serpe, gümüş aynaların karşısında. Uzun uzun. Böylece biraz bana da benzemişti tabii, biraz ben olmuştu. Ellerimin anlamını çözmüştü, az şey midir bu. Ellerinin anlamı çözüldüyse ne kalır, bir kadından geriye. Bu yüzden  bir zaman sonra dadım, dadım olmaktan çıkmış, çilem olmuştu benim.
Bir hana girmişlerdi.
Hadi, demişti dadım, yıldırım aşkı iyi bir şey değildir, onun ilgisini azaltır. Kaybetmek istemiyorsan, unut, bir an önce.


Bu pasaj, Hep Kitap Zeytin Taneleri Birbirine Çarpıyor kitabından alıntıdır.

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir